Ülke gündeminde yıllardır süregelen bir mağdur edebiyatı var. Bunu yalnızca bir kesim yapmıyor. Siyasetçi kürsüye çıkmadan, ilk önce kravat gibi taktığı mağduriyetini düzeltiyor. Vatandaş pazara gitmeden, sanatçı sergi açmadan, aydın cümle kurmadan, yazar kitap çıkartmadan önce mağduriyetini ortaya koyuyor. Belki de memlekette en yaygın cümle “Ben ne yaptım ki?” olabilir. Bu cümle çok kolay söylenir ancak altında tehlikeli şeyler yatar; kurnazlık, tembellik, bezmişlik… Sorumluluktan kaçmanın en yerli ve milli yoludur bu.
Türkiye’de mağduriyet bir duygu olmaktan çıktı, bir kimlik kartına dönüştü. Herkes cebinde taşıyor. Gerektiğinde çıkarıp gösteriyor. “Bana kumpas kurdular.” “Kandırıldık” “Ben emir kuluyum.” “Beni anlamadılar.” “Bize bunu onlar yaptı.” Böylece memleket kocaman bir bekleme salonuna dönüşüyor. Herkes elinde numara, kendi acısının çağrılmasını bekliyor. Fakat kimse veznenin arkasına geçip “Bu sırayı kim kurdu?” diye sormuyor.
Siyasetin en büyük marifeti tam da burada başlıyor. Siyaset, insanları yalnızca fikirlerle değil, mağduriyetlerle de hizaya sokar. Bazen öfkeyi örgütler, bazen kırgınlığı tetikler, bazen aşağılanmışlık hissini verir. Liderlerin ve partilerin etrafında dolaşan şeylerin ideoloji, kararlılık, şeffaflık, adalet, eşitlik gibi kavramlar olması gerekirken çoğunlukla “yaralar”dır. Hatta çoğu zaman fikirlerden daha fazla mağduriyet söylemlerini görmekteyiz. Çünkü fikir tartışmayı, mağdur edebiyatıysa sadakati beraberinde getirir.
Bugün Türkiye’de neredeyse her siyasi pozisyon kendi mağduriyetini merkeze alarak konuşuyor. İktidar kendini sürekli kuşatılmış, muhalefet engellenmiş, seçmen aldatılmış, gençler geleceksiz, kadınlar tedirgin hissediyor. İşte tam da bu noktada mağduriyetin nasıl da işlenip somutlaştığını görüyoruz. Toplumun en tepesinden atılan bir kar topunun büyüyüp halkı ezmesidir bu. Toplumsal kaygıyı zirveye taşımasıdır. Bu ülkede gerçekten mağdur olan çok insan var. Hakkı yenmiş, sesi bastırılmış, emeği çiğnenmiş milyonlar… Fakat tehlike tam da burada! Gerçek mağduriyetlerin arasına sahte dokunulmazlıklar karışıyor. Yaralanmış olmak, yaralama hakkı vermez. Ezilmiş olmak, ezme hakkı vermez. Susmuş olmak, başkasını susturma hakkı vermez. Bu durumda kim gerçekten mağdur diye durup düşünmek ve bunu tetikleyen çıkış noktasına bakmak gerektiğini düşünüyorum.
Sanat da bu tablodan azade değil. Hatta bunca mağduriyet arasında en kırılganı… Çünkü sanatın en sevdiği malzeme de yaradır. Bir şiir çoğu zaman incinmiş bir kalpten çıkar, bir tablo söylenememiş bir sözün yüzeyi olur, bir roman bastırılmış bir çığlığın uzun koridorudur. Sanat; mağduriyeti duyulur kılabilir, ona biçim, renk ve ses verebilir. Ama sanatın görevi mağduriyeti kutsamak değildir. Sanat, yarayı yalnızca teşhir ettiğinde değil, yaranın etrafındaki ikiyüzlülüğü de gösterdiğinde sahici olur.
Bugün sanat ortamında da herkes biraz anlaşılmamışlık, dışlanmışlık, görülmemişlik halesiyle dolaşıyor. Kimi “piyasa beni istemedi” diyor, kimi “kimse beni almadı”, kimi de “ülke sanattan anlamıyor” diyor. Bunların içinde hakikat payı vardır elbette. Ama sanatçı da bazen kendi mağduriyetinin dekorunda konfor alanı oluşturuyor. Çünkü o dekorun içinde alkış daha dramatik duyuluyor. Oysa sanat, insanın yalnızca yarasına yaslanırsa bir süre sonra kendini tekrar etmeye başlar. İyi sanat, “Bana ne yaptılar?” sorusunun yanında “Ben neyi görmezden geldim?” sorusunu da taşıyabilendir.
Belki siyasetin de toplumun da sanatın da ortak krizi burada. Herkes anlatıcı olmak istiyor ama kimse tanık olmak isteiyor. Herkes kendi acısını dile getirmek istiyor ama başkasının acısına yer açmakta zorlanıyor. Herkes duyulmak istiyor ama dinlemek, neredeyse ahlaki bir angarya gibi görülüyor. Böyle bir yerde kamusal alan, konuşma alanı olmaktan çıkıp mağduriyetlerin çarpıştığı bir pazara dönüşüyor. Kim daha çok acı çekti? Kim daha çok dışlandı? Kim daha çok susturuldu? Kim daha çok kaybetti? Acı bile rekabete sokuluyor. Yaralar bile hiyerarşiye dönüşmüş durumda.
Oysa bir toplum yalnızca mağdurlarından kurulamaz. Mağdurların adalete ihtiyacı var. Evet, ama toplumun devam edebilmesi için mesul insanlara da ihtiyacı vardır. Mesul insan, kendini temize çekmeden konuşabilendir. “Bana haksızlık edildi” derken, “Ben de şurada haksızlık ettim” diyebilendir. Kendi mahallesinin kötüsünü de görebilen, kendi tarafının yalanına da itiraz edebilen, kendi acısını başkasının üstünde tahakküme çevirmeyendir.
Günümüzde en çok eksilen duygu mesuliyettir. Siyasi, toplumsal, estetik mesuliyet, hatta duygusal mesuliyet. Çünkü mesuliyet insanı ağırlaştırır. Mağduriyet ise hafifletir. İnsana “Sen zaten haklısın” der. Mesuliyet ise “Belki de değilsin” diye fısıldar. Bu yüzden mağduriyet kalabalık sever, mesuliyet yalnızlık ister. Artık kimsenin buna cesareti yok gibi görünüyor.
Türkiye’nin en büyük meselelerinden biri artık yalnızca kutuplaşma değil; herkesin kendi mağduriyetini bir kale gibi inşa etmesi. Bu kalelerin içinde güvende hissediyoruz ama birbirimize ulaşamıyoruz. Herkes surların arkasından bağırıyor sanki. Kimse kapıyı açmıyor. Siyaset bu bağırıştan oy devşiriyor, toplum bu bağırışla kendini avutuyor, sanat bu bağırışı güzelleştiriyor. Ancak bunların hiçbiri çözüm üretmeye dayalı değil.
Sonuç olarak mağduriyetin karşısına mesuliyeti koyup ilerlemek daha doğru olacak. Hatta şahsi fikrim; mesuliyet atölyeleri oluşturulsun. Toplum, unutulmuş bir duyguyu kolektif bir çalışmayla hatırlasın. Aksi halde bu toplum intihar mektubunu “Kimse mesul değil” diye sonlandırarak imzalayacak.
Acilhaber.net MEİGDER Üyesidir.