SON GELİŞME
--:--:--

Bugün:

SE
Hülya GÜLMEZ

BİR İNSANA DOKUNMAK: PROF. DR. NURSEREN TOR

Bağlantı kopyalandı!

Hülya Gülmez’in Kültür Sanat Köşesindeki bu haftaki konuğu Prof. Dr. Nurseren Tor. 

PROF. DR. NURSEREN TOR İLE KÜLTÜR, SANAT VE MERSİN ÜZERİNE KONUŞTUK…

NURSEREN TOR

1. Resim eğitiminizde Prof. Neşet Günal ve Prof. Neş’e Erdok gibi Türk resim sanatının önemli isimlerinden eğitim aldınız. Ardından Berlin ve Madrid gibi farklı sanat ekollerinin ve kültürel ortamların içinde bulundunuz. Bu güçlü akademik ve uluslararası birikim, bugün oluşturduğunuz sanat dilini nasıl şekillendirdi?

Sanatçı olarak oluşumumda aldığım eğitimin ve karşılaştığım farklı sanat ortamlarının çok önemli bir yeri var. Prof. Neşet Günal, Prof. Asım İşler ve Prof. Neş’e Erdok gibi hocalarla çalışmak, yalnızca resim yapmayı öğrenmek anlamına gelmiyordu. Onlardan resme bakmayı, insanı gözlemlemeyi, emeğe ve yaşama dikkat etmeyi, bir sanat eserinin arkasındaki düşünsel süreci önemsemeyi öğrendim.

“Kırmızı”
200x150cm
TüA
2024

Neşet Günal’ın insanı ve toplumsal gerçekliği ele alışındaki güçlü gözlem, Neş’e Erdok’un insan psikolojisine ve figüre yaklaşımı benim için çok değerli deneyimlerdi. Bu eğitim, sanatın yalnızca estetik bir nesne üretmek olmadığını; yaşamla, insanla ve içinde bulunduğumuz toplumla ilişki kurduğunu anlamamı sağladı.

Berlin ve Madrid deneyimleri ise bu birikimi başka kültürel kodlarla karşılaştırma imkânı verdi. Prof. Wolfgang Petrick, Prof. Marwan, Prof. Miroslav Hurda, Prof. Dr. Eike Gebhardt, Prof. Dr. Claus Peter Haase Lopez Garcia, Antonio ve Prof. Mariano De Blass gibi hocalardan eğitim almakla plastik sanatlar alanında geliştim. Farklı sanat anlayışlarını gördükçe de kendi kimliğimi daha fazla sorguladım. Bir sanatçının uluslararası birikime sahip olması, kendi kültüründen uzaklaşması anlamına gelmemeli. Tam tersine, farklı kültürleri tanıdıkça insan kendi coğrafyasına, kendi belleğine ve kendi sorunlarına başka bir gözle bakmaya başlıyor.

“Kırmızı” serisi
200x150cm
TüA
2024

Bugün kullandığım sanat dilinin temelinde de bu karşılaşmalar var. Bir tarafta Anadolu’nun, Türkiye’nin ve yaşadığım coğrafyanın belleği; diğer tarafta dünyadaki çağdaş sanat tartışmaları… Ben bu iki alan arasında bir ilişki kurmaya çalışıyorum.

2. Berlin Sanat Üniversitesi’nde “Meisterschüler” olarak sürdürdüğünüz eğitim, sanat anlayışınız açısından nasıl bir deneyimdi? Avrupa’daki sanat ortamıyla kurduğunuz ilişkinin, Türkiye’ye ve özellikle sanat eğitimine bakışınızı değiştirdiği noktalar neler oldu?

Berlin benim için çok önemli bir dönüm noktasıdır. “Meisterschüler” süreci, sanatçı olarak kendi sorularımı daha özgür biçimde sormayı öğrendiğim bir dönem oldu.

Avrupa’daki sanat ortamında sanatçının kendi özgün meselesini bulmasına çok önem verildiğini gördüm. Bir sanatçıdan yalnızca teknik olarak iyi olması beklenmiyor; ne söylediği, neden söylediği ve bunu hangi düşünsel zeminde gerçekleştirdiği de sorgulanıyor.

“Esma”
200x220cm
TÜA
2025

Bu deneyim bana sanat eğitiminde öğrencinin yalnızca bilgi alan kişi olmadığını gösterdi. Öğrencinin kendi sorusunu bulmasına, kendi dilini oluşturmasına ve eleştirel düşünmesine alan açmak gerekiyor.

Türkiye’ye döndüğümde bu bakış açısını eğitim anlayışıma mümkün olduğunca taşımaya çalıştım. Çünkü sanat eğitiminde en önemli meselelerden birinin, öğrencinin kendi sesini bulmasına yardımcı olmak olduğuna inanıyorum. Hocanın görevi öğrencinin yerine resim yapmak değil; onun kendi resmini bulmasına rehberlik etmektir.

3. Sanat üretiminizde bireysel ifade ile toplumsal yaşam, kent ve çevre arasındaki ilişkinin önemli bir yer tuttuğu görülüyor. Sizce sanatçı, yaşadığı toplumun ve kentin sorunlarına ne ölçüde müdahil olmalı?

Sanatçının yaşadığı dünyaya kayıtsız kalabileceğini düşünmüyorum. Elbette her sanatçının kendi tercihleri vardır; sanat doğrudan politik veya toplumsal olmak zorunda değildir. Ancak sanatçı yaşadığı çağın tanığıdır.

“isimsiz” 220×200 cm TüA 2025

Kent, çevre, göç, yalnızlık, kimlik, hafıza, savaş, tüketim kültürü gibi meseleler hepimizin yaşamının bir parçası. Bunlar sanatçının dünyasına ister istemez giriyor.

Ben sanatın toplumsal sorunlara doğrudan sloganlarla yaklaşmasından çok, insanı düşündürmesini ve soru sordurmasını önemsiyorum. Sanatın gücü biraz da burada. Bir soruna ilişkin doğrudan bir çözüm önerisi vermeyebilir ama o soruna bakışımızı değiştirebilir.

Bence sanatçının sorumluluğu, yaşadığı dünyayı dikkatle görmek ve gördüğünü kendi özgün diliyle ifade etmektir.

4. Mersin, son yıllarda kültür ve sanat alanında giderek daha görünür ve hareketli bir kent haline geliyor. Bir sanatçı ve akademisyen olarak Mersin’in mevcut sanat ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Mersin’in çok büyük bir kültürel potansiyele sahip olduğunu düşünüyorum. Bunun en önemli nedenlerinden biri kentin çok katmanlı yapısıdır. Akdeniz’e açılan bir kent olması, farklı kültürlerin ve insanların burada bir araya gelmesi, çok güçlü bir tarihsel ve arkeolojik mirasa sahip olması Mersin’i sanat açısından son derece özel bir yere taşıyor.

Bunun yanında Mersin’de sanat üreten, sergi açan, araştırma yapan çok değerli sanatçılar ve akademisyenler var. Kentte zaman zaman çok önemli kültür-sanat etkinlikleri gerçekleştiriliyor.

Ancak potansiyelimiz ile bu potansiyelin görünürlüğü arasında hâlâ bir mesafe olduğunu düşünüyorum. Mersin’in yalnızca etkinlik yapılan bir kent değil, sanatın üretildiği, tartışıldığı ve uluslararası ölçekte dolaşıma girdiği bir merkez olması gerekiyor.

“Manzara”
100×200 cm
TÜA
2020

Bunun için sanatçılar, üniversiteler, yerel yönetimler, özel sektör ve kültür kurumları arasında daha güçlü iş birlikleri kurulmalı. Genç sanatçılara üretim alanları sağlanmalı, bağımsız sanat girişimleri desteklenmeli, sergi mekânlarının ve kültür merkezlerinin sayısı artırılmalı.

Ayrıca Mersin’in kendi kültürel kimliğini sanat aracılığıyla dünyaya anlatması gerektiğine inanıyorum.

5. Sanatın galeriler ve müzelerle sınırlı kalmayıp sokağa, kamusal alana ve gündelik yaşama taşınması gerektiğini savunan bir yaklaşımınız var. Kamusal sanatın kent kültürü ve toplum üzerindeki dönüştürücü gücünü nasıl tanımlarsınız?

Kamusal sanat benim için çok önemli. Çünkü sanat galerisine giden insan zaten sanatla karşılaşmaya niyetli kişidir. Oysa kamusal alandaki sanat, sanatla karşılaşmayı gündelik hayatın bir parçası haline getirir.

Bir meydanda, parkta, duvarda veya kentin başka bir kamusal alanında karşılaşılan sanat eseri insanı hiç beklemediği bir anda düşünmeye sevk edebilir. Bu nedenle kamusal sanatın demokratik bir tarafı olduğunu düşünüyorum.

“Juan”
300x 150 cm
Keten üzerine akrilik
2026

Ancak kamusal sanat yalnızca kente bir heykel yerleştirmek değildir. Öncelikle kentin ruhunu, tarihini, insanlarını ve ihtiyaçlarını anlamak gerekir. Yapıtın bulunduğu yerle ilişki kurması, insanlarla iletişime geçmesi önemlidir. AMATEM, cezaevleri, hastanelerde ve sokaklarda 2004 yılından beri projeler yapıyorum. Bu projelerin artması ve belli niteliklerde geliştirilmesi zorunludur.

Mersin gibi çok kültürlü ve tarihsel katmanları güçlü bir kentte kamusal sanat için çok geniş olanaklar var. Tarihle bugünü, denizle kenti, doğayla insanı ilişkilendiren projeler düşünülebilir.

6. Sanatçı kimliğinizin yanı sıra küratörlük, akademik danışmanlık ve üniversitedeki çalışmalarınız da bulunuyor. Bu farklı roller birbirini nasıl besliyor?

Aslında bunları birbirinden tamamen ayrı alanlar olarak görmüyorum. Sanatçı olmak bana üretmenin içinden bakma imkânı veriyor. Akademisyenlik ise araştırmayı, sorgulamayı ve bilgiyi paylaşmayı öğretiyor. Küratöryel çalışmalar farklı sanatçıların düşünce ve üretimleri arasında bağlantılar kurmamı sağlıyor.

 

“Gelincikli Juan”
100×70 cm
TÜA
2026

Bir sanatçının yalnızca kendi atölyesine kapanarak üretmesinin yeterli olmadığına inanıyorum. Sanat dünyasını, sanat tarihini, güncel tartışmaları ve farklı disiplinleri takip etmek gerekiyor.

Öğrencilerle çalışmak da benim için çok önemli bir beslenme alanı. Genç insanların dünyaya nasıl baktığını görmek, onların sorularını dinlemek benim de düşüncelerimi yeniliyor.

Dolayısıyla bu roller arasında bir denge kurmaktan ziyade, birbirlerini beslemelerine izin vermeye çalışıyorum. Akademisyenlik bir sanat yapmak gibi yaratıcılık ve üretimle gelişebilen bir sorumluluktur. Ben de öyle yapıyorum. Her yerde sanatçıyım.

7. Bergama Müzesi Arkeoloji Enstitüsü’nde minyatürlerde “Aşk, Savaş ve Eğlence” konuları üzerine gerçekleştirdiğiniz araştırma, sanat ile tarih arasındaki ilişkinin dikkat çekici örneklerinden biri. Geçmişin görsel kültürü bugünün sanatçısına ne söyleyebilir?

Geçmiş, sanatçı için çok büyük bir kaynak. Ancak geçmişi yalnızca taklit edilecek bir biçimler bütünü olarak görmemek gerekiyor.

“Obscratio Solis” serisi 100×90 cm Mermerşahi üzerine akrilik 2026

Minyatürlere baktığımızda yalnızca estetik açıdan güzel görüntüler görmüyoruz. O dönemin insan ilişkilerini, toplumsal yaşamını, iktidar anlayışını, eğlence kültürünü, savaşlarını, aşkını ve gündelik hayatını da görüyoruz. Hint, Moğol, Pers, Mısır, Fas, Endülüs ve Türk-Osmanlı minyatürlerinde oldukça zengin kaynaklarda görüldüğü gibi.

Benim için “Aşk, Savaş ve Eğlence” başlıkları bu açıdan çok anlamlıydı. Çünkü yüzyıllar önce yaşayan insanın temel duygularının bugünün insanından aslında çok da farklı olmadığını görüyorsunuz.

Sanatçı geçmişe baktığında kendi zamanını da daha iyi anlayabilir. Geçmiş bize yalnızca nereden geldiğimizi değil, bugün kim olduğumuzu da anlatır.

8. Uluslararası bienaller, çalıştaylar ve sergiler aracılığıyla uzun yıllardır farklı kültürlerle temas halindesiniz. Sanatın kültürler arasında ortak bir dil oluşturma gücünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sanatın en güçlü taraflarından biri, dil ve coğrafya sınırlarını aşabilmesidir.

Bir resim, bir heykel, bir performans veya başka bir sanat yapıtı farklı bir ülkeden gelen insan üzerinde, sanatçının kullandığı dili bilmese bile bir duygu yaratabilir. Bu çok önemli bir iletişim biçimi.

“Yüzüne Tabutun Rengi Vurmuş”
150×100 cm
200×100 cm
150×100 cm
Karton üzerine akrilik

Uluslararası sanat ortamlarında farklı kültürlerden sanatçılarla bir araya geldiğinizde, başlangıçta farklılıklarımızı görüyorsunuz. Ama zamanla ortak meselelerimizin de ne kadar fazla olduğunu fark ediyorsunuz.

Savaş, göç, çevre sorunları, yalnızlık, aidiyet, insan ilişkileri gibi meseleler dünyanın birçok yerinde insanların ortak sorunları.

Bu nedenle sanatın kültürel diplomasi açısından çok güçlü bir araç olduğunu düşünüyorum. Sanat, devletlerin veya kurumların kuramadığı bazı duygusal bağları kurabildiğini biliyoruz. Dönemiyle, çağıyla ilgili her sanat bir kanıttır. Tüm sanatın tarihi içinde de bunu, böyle görüyoruz.

9. Günümüz genç sanatçılarını önceki kuşaklardan ayıran en belirgin özellikler sizce neler?

Bugünün genç sanatçıları çok daha hızlı ve yoğun bir görsel dünyanın içinde yetişiyorlar. Dijital teknoloji, sosyal medya ve internet sayesinde dünyanın her yerindeki sanat üretimine çok kısa sürede ulaşabiliyorlar. Bu önemli bir avantaj.

Fakat bunun bir dezavantajı da var: Çok fazla görüntüye maruz kalmak bazen özgün bir dil oluşturmayı zorlaştırabiliyor. Yaratıcılığın geri planda kalması söz konusu maalesef. Taklit ve çalıp çırpma günümüzde çok yaşanıyor maalesef.

“Gülün Dibinde Saklı” serisi 20 Adet
Mermerşahi üzerine akrilik
150x 90 cm
2026

Genç sanatçıların en önemli ihtiyacının kendi sorularını bulmak olduğunu düşünüyorum. Başkalarının ne yaptığını bilmek önemli ama sürekli olarak başkalarının yaptıklarına bakarak sanat üretmek çok tehlikeli.

Genç sanatçı araştırmalı, okumalı, müzeleri ve sergileri takip etmeli, farklı disiplinlerle ilişki kurmalı. Ama bütün bunların sonunda kendi deneyiminden, kendi coğrafyasından ve kendi düşüncesinden yola çıkabilmeli.

10. Genç bir sanatçının sanat dünyasında kalıcı bir yer edinebilmesi için hangi nitelikleri geliştirmesi gerekir?

Her şeyden önce sabırlı olması gerekiyor. Sanat dünyasında kalıcı olmak kısa zamanda gerçekleşen bir şey değil.

Teknik yeterlilik elbette önemli; fakat tek başına yeterli değil. Bir sanatçının düşünsel bir altyapısının olması, dünyayı sorgulaması, araştırması ve kendisini sürekli geliştirmesi gerekiyor.

Özgünlük de çok önemli. Özgünlük, hiç kimsenin yapmadığı bir şeyi yapmak anlamına gelmiyor. Asıl mesele, herkesin gördüğü bir şeye kendi bakışınızla bakabilmek.

“Oto Portre”
TÜA
100×70 cm
2026

Bunun yanında eleştiriye açık olmak, çalışkan olmak, sanat ortamıyla iletişim kurmak ve kendi üretimini doğru ifade edebilmek de önemli.

Ben genç sanatçılara her zaman şunu söylemek isterim: Önce kendinize karşı dürüst olun. Ne söylemek istediğinizi bulun. Gerisi zaman içinde gelişecektir.

11. Son olarak, Mersin’de yaşayan, üreten ve kentin kültür-sanat hayatına doğrudan katkı sunan bir sanatçı olarak; gelecekte Mersin’i nasıl bir sanat kenti olarak görmek istiyorsunuz?

Mersin’i Akdeniz’in önemli kültür ve sanat merkezlerinden biri olarak görmek istiyorum. Kurum ve kuruluşların bir kültür sanat politikası geliştirmesi zorunludur. Her kurumun sanat bütçesi olmalı ve bu bütçenin her yıl güncellenmesi gerekir. Bizim kentimizde bu çok da öyle değil.

Bunun için yalnızca daha fazla sergi salonuna veya etkinliğe ihtiyacımız olduğunu düşünmüyorum. Mersin’in kendine özgü bir sanat ekosistemi oluşturması gerekiyor.

Üniversiteler araştırma ve eğitim konusunda daha fazla sorumluluk almalı. Yerel yönetimler sanatçının üretimini destekleyen uzun soluklu projeler geliştirmeli. Kültür kurumları ulusal ve uluslararası bağlantılarını güçlendirmeli. Özel sektör de kültür ve sanata yalnızca sponsorluk açısından değil, kentin geleceğine yapılan bir yatırım olarak bakmalı. Ayrıca bilindiği gibi tüm dünyada uygulanan; sanat, eğitimde bir yöntem ve sağlık problemlerinde bir tedavi yöntemidir.

Sanatçılara da önemli bir görev düşüyor. Birbirimizle daha fazla iletişim kurmalı, ortak projeler üretmeli ve kentin kültürel meselelerine sahip çıkmalıyız. Kent için bir sanatçı seferberliği kurmalıyız.

Ben Mersin’in yalnızca sanat etkinliklerinin düzenlendiği bir kent değil, sanatın üretildiği, tartışıldığı, araştırıldığı ve dünyaya açıldığı bir kent olmasını istiyorum.

Mersin’in tarihi, coğrafyası, Akdeniz kimliği ve çok kültürlü yapısı bunun için çok güçlü bir temel oluşturuyor. Önemli olan bu potansiyeli sürdürülebilir bir kültür politikasıyla desteklemek.

Ben geleceğe bu açıdan umutla bakıyorum. Çünkü bir kentin gerçek anlamda sanat kentine dönüşmesi yalnızca kurumların değil, o kentte yaşayan insanların da sanatla kurduğu ilişkiyle mümkün. Mersin’in böyle bir potansiyele sahip olduğuna inanıyorum.

Özetle

Mersin’i yalnızca kültür-sanat etkinliklerinin düzenlendiği bir kent olarak değil; sanatın üretildiği, araştırıldığı, eğitimin bir parçası olduğu, kamusal yaşamla bütünleştiği ve toplumun yaşam kalitesine doğrudan katkı sunduğu bir sanat kenti olarak görmek istiyorum.

Bunun gerçekleşebilmesi için bütün paydaşların birlikte hareket etmesi gerekiyor. Üniversiteler araştırma ve eğitim konusunda daha fazla sorumluluk almalı; sanat eğitiminin yalnızca güzel sanatlar alanıyla sınırlı olmadığını, farklı disiplinlerle ilişki içinde ele alınması gerektiğini göstermeli. Yerel yönetimler sanatçının üretimini destekleyen, günübirlik etkinliklerin ötesine geçen uzun soluklu projeler geliştirmeli. Kültür kurumları ulusal ve uluslararası bağlantılarını güçlendirmeli. Özel sektör de kültür ve sanata yalnızca bir sponsorluk faaliyeti olarak değil, kentin geleceğine yapılan uzun vadeli bir yatırım olarak bakmalı.

Burada özellikle altını çizmek istediğim bir başka konu da sanatın eğitim ve sağlık alanındaki rolüdür. Bugün dünyanın birçok yerinde sanat, yalnızca estetik bir üretim veya kültürel bir faaliyet olarak değil, eğitimde bir yöntem ve sağlık alanında destekleyici bir yaklaşım olarak da ele alınıyor. Sanatın bireyin yaratıcılığını, ifade gücünü, özgüvenini ve sosyal iletişimini geliştirmedeki rolü eğitim açısından son derece önemli. Özellikle çocukların ve gençlerin sanatla erken yaşta buluşması, onların dünyayı algılama ve kendilerini ifade etme biçimlerini zenginleştiriyor.

Sağlık alanında da sanat temelli uygulamaların insanların psikolojik ve sosyal iyilik hâline katkı sağlayabildiğini görüyoruz. Elbette burada sanatın tıbbi tedavilerin yerine geçtiğini söylemek doğru olmaz. Ancak sanatın tamamlayıcı ve destekleyici bir iyileşme ortamı oluşturma gücünü göz ardı etmemek gerekiyor. Müzik, resim, drama, dans ve diğer yaratıcı süreçlerin bireyin duygularını ifade etmesine, stresle baş etmesine ve sosyal bağlarını güçlendirmesine katkısı giderek daha fazla önem kazanıyor.

Dolayısıyla benim hayalimdeki Mersin’de sanat; müzede, galeride veya sahnede başlayıp orada bitmemeli. Okula, hastaneye, sokağa, parka, meydanlara ve gündelik yaşamın içine girmeli.

Mersin’in tarihi, coğrafyası, Akdeniz kimliği ve çok kültürlü yapısı bunun için çok güçlü bir zemin oluşturuyor. Üniversitelerin bilgi ve araştırma gücü, yerel yönetimlerin kamusal alan ve kent politikaları, kültür kurumlarının birikimi, sanatçıların yaratıcılığı ve özel sektörün desteği bir araya geldiğinde Mersin çok daha güçlü bir kültür-sanat merkezi olabilir.

Ben Mersin’in geleceğini bu bütüncül anlayış içinde düşünüyorum. Çünkü sanat yalnızca bir eser üretmek değil; insanı, toplumu ve kenti dönüştürme potansiyeli taşıyan bir yaşam alanıdır.

Yazarın Diğer Yazıları
Hülya GÜLMEZ
Hülya GÜLMEZ BİR İNSANA DOKUNMAK: ASHOK KUMAR
Hülya GÜLMEZ
Hülya GÜLMEZ BİR İNSANA DOKUNMAK: RAM KRISHNA AGRAWAL
Hülya GÜLMEZ
Hülya GÜLMEZ BİR İNSANA DOKUNMAK: ANSA MUSTAFA
Hülya GÜLMEZ
Hülya GÜLMEZ BİR İNSANA DOKUNMAK: Aida Arghavani
Hülya GÜLMEZ
Hülya GÜLMEZ BİR İNSANA DOKUNMAK: BİRGÜL SARIKAYA
Hülya GÜLMEZ
Hülya GÜLMEZ Sanatın Dönüştüren Gücü: Doğadan İlham Alan Genç Bir Sanatçının Yolculuğu
Yazarlarımız
Haberin Doğru Adresi
Haberin Acil Adresi

Acilhaber.net MEİGDER Üyesidir.

Copyright 2026 © Tüm hakları Acilhaber.net 'de saklıdır. Ajans Politikalarına Uyar! İzinsiz Hiç bir Yazı ve Materyal Kopyalanamaz. WhatsApp İhbar: +90 506 364 16 77