St. Petersburg; planlı şehir dokusu, zarif mimarisi ve kanallar etrafında şekillenen estetik anlayışıyla öne çıkan, imparatorluk başkenti olarak tasarlanmış yemyeşil ve pırıl pırıl bir kent. Rusya’nın Batı’ya açılan yüzünü ve sanata verdiği önemi güçlü bir şekilde ortaya koyuyor.
Çarlık döneminden Sovyetler’e, oradan da modern Rusya’ya uzanan dönüşümü simgeleyen yapılar, kanallar boyunca uzanan simetrisiyle dikkat çekiyor. Romanov Hanedanı’nın kışlık sarayı olarak inşa edilen ve günümüzde dünyanın en önemli müzelerinden biri kabul edilen Hermitage Müzesi, gezip gördüğüm yerler arasında ihtişamıyla en çok etkileyen yapılardan biri oldu. Her yer altın varaklarla süslü. Leonardo da Vinci, Rembrandt gibi dünya sanat tarihinin önde gelen isimlerine ait eserleri yakından görmek insanın başını döndürüyor.
Sarayın 1.050 odasının her birinin ayrı bir adı var. Kanlı Kilise ve Kışlık Saray Meydanı’nı gezerken, Rus edebiyatının ve sanatının izlerini sürüyor; her köşede karşımıza çıkan kanalları görünce “Kuzey’in Venedik’i” denilmesinin nedenini daha iyi anlıyorsunuz.
1917 Ekim Devrimi’nin bıraktığı izler ve Leningrad Kuşatması’nın çarpıcı hikâyeleri, şehrin hafızasına adeta kazınmış. Rus Çarı Deli Petro’nun Avrupa saraylarından ilham alarak yaptırdığı Peterhof Sarayı ve dünyaca ünlü bahçeleri ise ziyaretçilerin gözlerini kamaştırıyor. Hiçbir mekanik sistem kullanılmadan çalışan altın yaldızlı fıskiyeleri, Baltık Denizi’ne doğru uzanan terasları ve Samson Çeşmesi, Çarlık Rusyası’nın gücünü gözler önüne seriyor.
Alt bahçelerde yer alan heykeller, su oyunları ve kanallar ise Peterhof’un neden dünyanın en etkileyici saray ve bahçe düzenlemelerinden biri kabul edildiğini ziyaretçilere yakından hissettiriyor.

Acilhaber.net MEİGDER Üyesidir.