Mersin’in sanayi hattında yükselen siyah duman, yalnızca bir fabrikanın bacasından göğe karışan is değildi; o duman, uzun zamandır bu ülkede emeğin üzerine çöken görünmez sisin bir kez daha görünür hale gelmesiydi. Bir yağ dolum tesisinde meydana gelen patlama, bir işçinin yaşamını yitirmesi, sirenler, itfaiye araçları, çevrede toplanan kalabalık, birkaç saat süren telaş, ardından kameraların başka yöne çevrilmesi… Bu ülkede işçi ölümlerinin tekrar düzenine dönüşmüş olması, artık haberin kendisinden daha sarsıcı bir gerçeklik taşıyor. Çünkü burada asıl korkutucu olan, bir fabrikanın patlaması değil; bir toplumun bu patlamalara alışmış olmasıdır.
“İş kazası” deniyor buna. Ne kadar masum bir ifade. Sanki ortada insan eli değmemiş bir doğa olayı varmış gibi rahatça söyleniyor. Kader gibi sunuluyor. Oysa üretim alanlarında ölüm, çoğu zaman tesadüfün değil, ihmalin; şanssızlığın değil, tercihlerin; kaderin değil, kurulan ekonomik düzenin sonucudur. Bir fabrikanın duvarları yalnızca betonla, çelikle, makinelerle örülmemeli; aynı zamanda yönetim anlayışıyla, denetim kültürüyle, maliyet hesaplarıyla, çalışma temposuyla ve insan hayatına verilen gerçek değerle örülmelidir. Bu yüzden bir tesiste meydana gelen patlama, çoğu zaman bir anda ortaya çıkan bir felaket değil, uzun süredir biriken sessiz kararların aniden ses kazanmış halidir.
Türkiye’de işçinin ölümü artık münferit bir haber gibi değil, ekonomik düzenin olağan dipnotu gibi aktarılıyor. Bir gün maden ocağında göçük, ertesi gün inşaat iskelesinde çökme, başka bir gün kaynak sırasında elektrik akımı, sonra bir depo yangını, ardından kimyasal sızıntı… Şehirler değişiyor, sektörler değişiyor, hayatını kaybeden insanların isimleri değişiyor ama haberin dili hiç değişmiyor. Hep aynı birkaç kelime: “Talihsiz olay”, “Kaza”, “İnceleme başlatıldı”, “Soruşturma sürüyor.” Oysa asıl soruşturulması gereken, her olaydan sonra birkaç teknik rapor hazırlayıp sistemi aklamaya alışmış bu üretim anlayışının ta kendisidir.
İş güvenliği bu ülkede çoğu yerde hala dosyalarda duran belgeler, duvarlarda asılı yazılar ve denetim günlerinde apar topar giyilen reflektif yelekler düzeyinde ele alınıyor. Oysa iş güvenliği bir ekipman meselesinden önce bir zihniyet meselesidir. Baret dağıtmakla güvenlik sağlanmaz; insan hayatını üretim planının merkezine koymadan hiçbir prosedür gerçek anlam kazanmaz. Bir işçi risk gördüğünde işi durdurma hakkını korkmadan kullanamıyorsa, vardiya sonunda tükenmişlik sınırını aşmış bedeniyle hala makine başında tutuluyorsa, bakım maliyeti “Şimdilik ertelenebilir gider” olarak görülüyorsa, bağımsız denetim işletmenin prestijine zarar veren bir formalite gibi algılanıyorsa, orada güvenlikten değil, yalnızca üretimin sürekliliğinden söz edilebilir.
Mersin’de yükselen duman birkaç güne dağılacak. Yanan metal yenilenecek, hasarlı tanklar onarılacak, üretim bantları yeniden çalışacak, sevkiyat programları kaldığı yerden devam edecek. Fakat geride kalan aile için takvim aynı hızla işlemeyecek. Bir evin kapısı bir daha aynı şekilde açılmayacak. Bir sofrada eksik kalan tabak, bütün ekonomik verilerden, bütün üretim hedeflerinden, bütün kâr tablolarından daha büyük bir gerçeği sessizce hatırlatacak! Bu ülkede emeğin değeri, ancak ölüm meydana geldiğinde konuşuluyorsa, sorun doğrudan sistemin vicdanındadır.
Artık yeni raporlara, yeni taziye mesajlarına, yeni “Gereken yapılacaktır” açıklamalarına değil; bağımsız ve tavizsiz denetimlere, sendikal güvencelere, gerçek yaptırımlara, üretimi insan hayatının önüne koyan her anlayışın açık biçimde sorgulanmasına ihtiyaç var. Çünkü bir ülkenin sanayisi, bacalarından çıkan dumanla değil, işçisinin akşam eve sağ salim dönebildiği gün gerçekten gelişmiş sayılır.
Acilhaber.net MEİGDER Üyesidir.