Siyaset, insanlığın ortak yaşamını düzenlemek, toplumsal adaleti sağlamak ve kamusal yararı korumak amacıyla var olması gereken en önemli kurumlardan biridir.
Ancak siyaset, ahlaki ilkelerinden uzaklaştığında toplumun geleceğini inşa eden bir irade olmaktan çıkar; kişisel hesapların, çıkar ilişkilerinin, ihtirasların ve güç mücadelelerinin sahnelendiği yozlaşmış bir alana dönüşür.
Bugün Türkiye’de tanık olduğumuz kimi siyasi gelişmeler, yalnızca kurumların değil, siyaset yapma kültürünün, demokratik olgunluğun ve kamusal vicdanın da ciddi bir aşınma içerisinde olduğunu göstermektedir.
Siyasetin en büyük trajedisi, kötü insanların siyasete girmesi değil; iyi, erdemli, donanımlı ve vicdan sahibi insanların bu kirlenmiş düzen içerisinde var olamayacaklarına inanarak siyasetten uzaklaşmalarıdır.
Çünkü erdemli insanlar sustukça, ilkeli insanlar geri çekildikçe ve aydınlar kendilerini bu çürümüş ilişkiler ağından korumak adına kenara çekildikçe, kamusal alan giderek siyaseti bir hizmet sorumluluğu değil, kişisel yükselme fırsatı olarak görenlerin egemenliğine terk ediliyor.
Son dönemde kamuoyuna yansıyan fon tartışmaları, siyasi suçlamalar, medyanın tarafgirliğine ilişkin eleştiriler ve tutuklanan belediye başkanlarının ardından yaşanan başkan vekilliği seçimleri, siyasetin ahlaki niteliğini yeniden gündemleştirdi.
Asıl düşündürücü olan ise, henüz hukuki süreçlerin gölgesindeki belediyelerde, seçilmiş yöneticilerin bıraktığı boşluğu kamusal sorumlulukla doldurmak yerine, bu durumu kişisel ikbal fırsatına dönüştürmeye yönelik görüntülerdir.
Dün aynı siyasi düşüncenin, aynı mücadelenin ve aynı yol arkadaşlığının içerisinde bulunanların, bugün makam ihtimali karşısında sergiledikleri tutumlar, siyasette vefanın ne kadar kolay unutulabildiğini gözler önüne sermektedir. Siyasi aidiyetlerin bir gecede değişebildiği, ilkelerin kişisel hesaplara göre yeniden yorumlandığı, kulislerin, pazarlıkların ve vaatlerin halkın iradesinin önüne geçtiği bir düzende artık ilkeler değil, menfaatler öne çıkmaktadır.
Bir belediye başkan vekilliği seçiminin, demokratik olgunluk içerisinde tamamlanması gereken olağan bir kurumsal süreç olmaktan çıkıp yoğun güvenlik önlemleri, karşılıklı suçlamalar, gerginlikler ve güç mücadeleleriyle anılması, başlı başına düşündürücüdür. Orada seçilecek kişi bir siyasi ganimetin sahibi değil, yarım kalan kamusal hizmetin geçici sorumlusudur. O koltuk bir zafer kürsüsü, bir intikam mevzisi, çıkar veya kişisel kariyer basamağı değildir.
Halkın emaneti olan bir makamın, siyasi hesapların ödülüne dönüştürülmesi, temsil edilen yurttaşların iradesine karşı da ciddi bir ahlaki sorumsuzluktur.
Daha da acısı, bütün bu mücadelelerin içerisinde kentlerin geleceğinin, yurttaşların beklentilerinin, sosyal adaletin, ekonomik sorunların, çevrenin, yoksulluğun ve kamu hizmetlerinin neredeyse unutulmasıdır. Siyasetçiler saatlerce kimin hangi makama geleceğini tartışırken, aynı kentlerde insanlar geçim derdiyle, işsizlikle, yoksullukla ve gelecek kaygısıyla yaşamaya devam etmektedir. Halkın yaşamına dokunması gereken siyaset, giderek kendi içerisindeki güç ilişkilerini yönetmekten başka bir şey üretemeyen kapalı bir düzene dönüşmektedir.
Vefa göstermeyenlerin sadakatten, ilkesizlerin demokrasiden, çıkarcıların kamu yararından ve yalnızca kendi geleceğini düşünenlerin halkın geleceğinden söz etmesi, siyasetin en derin ahlaki çelişkilerinden biridir.
Bugün yaşananlar utanç vericidir. Söylem ile eylem, temsil ile sorumluluk, makam ile liyakat, siyaset ile ahlak arasındaki mesafe giderek açılmaktadır. İlkeler, çıkarların önünde durması gereken ahlaki sınırlar olmaktan çıkarılıp koşullara göre değiştirilebilen araçlara dönüşmüş durumda.
İlkesizlik, ahlaksızlık, hırs ve ihtirasların gölgesinde yapılan vekalet seçimleri, basiretsizliğin, az gelişmişliğin, erdemsizliğin yansımasıdır.
Ve neden toplum, kendisini temsil etmek isteyenlerden bilgi, liyakat, erdem ve vicdan talep etmek yerine, zaman zaman en sert mücadeleyi verenin, en güçlü bağlantıyı kuranın veya en ustaca siyasi manevra yapanın başarısını izlemeye mahkûm edililiyor?
Çünkü tarih, makamları ele geçirenlerin isimlerini her zaman onurla hatırlamaz. Ancak zor zamanlarda ilkelerinden vazgeçmeyenleri, çıkarları karşısında vicdanını satmayanları ve güç karşısında ahlaki duruşunu koruyanları farklı bir yerde değerlendirir.
Unutulmamalıdır ki bir makamı kazanmak siyasi bir başarı olabilir; fakat o makama ulaşırken insanın kendi onurunu kaybetmesi, hiçbir zaferle telafi edilemeyecek bir yenilgidir.
Ve belki de bugün Türk siyasetinin karşı karşıya bulunduğu en büyük sorun, kimin hangi koltuğa oturacağı değil; o koltuklara oturanların geriye ne kadar ahlak, ne kadar vicdan ve ne kadar insanlık bırakacağıdır. 12.10.2026
Bedrettin GÜNDEŞ
