Acilhaber.net’te Hülya Gülmez’in Kültür – Sanat Köşesinde “BİR İNSANA DOKUNMAK” temalı yazısının bu haftaki konuğu Ebru Sanatçısı ORHAN ERDOĞAN…
1955 yılında Uşak ili Banaz ilçesi Şaban köyünde dünyaya gözlerimi açmışım.
İlkokulu Şaban köyünde bitirdim. Ortaokulu Banaz’da tamamladım.
1973 yılında hayat mücadelesi, İstanbul Alman İrtibat Bürosu’ndan aldığımız kara tren biletiyle başlamış oldu.
Her gurbetçi gibi bir iki sene hayaliyle çıktığımız Almanya macerası, ömürler bitti ama memlekete kesin dönüş olmadı.
Uçak veya kara tren koltuğunda geldiğimiz Almanya’ya, birçokları uçağın kuyruğundaki bagajında noktalanıyor.
Her ne kadar Almanya benim için acı vatan olsa da, şartlar bizi bağladı. Çocuklar oldu, büyüdüler, okula başladılar. Bir de baktık evlenme çağına geldiler, derken torunlar oldu.
Aradan yıllar geçtikten sonra anladım ki biz Almanya’dan dönemeyeceğiz. Hiç olmazsa bizden sonraki nesillerimiz için bir şeyler yapmalıyız arayışına girmiştim.
❝Dünyada yaratılmışların içinde en üstünü insanoğludur, insanların en iyisi insanlara faydalı olanıdır.❞ Bu hadis beni her zaman etkilemişti.
Araba fabrikasında 25 yılı doldurduğumda benim için kutlama yapılmıştı. O gün firmanın hazırladığı hediye plaketin üzerindeki “25. yıl kutlaması” ibaresini gördüğümde bir an derin düşüncelere daldım.
İçimden, ❝Allah’ım, Opel’e 25 sene emek verdim, Almanya’ya 30 sene emek verdim. Bana öyle bir şey ver ki biraz da kendi memleketime, kendi kültürümüze, insanlara faydalı olayım.❞

Bir müddet daha çalıştım, 2006 yılında emekli olmuştum. Aynı yıl hatalı bir haber beni Ebru sanatıyla tanıştırdı.
Haberde Uşak Belediyesi’nin “Ney ve Ebru Kursu” olacağı yazıyordu.
Benim merakım ney olduğu için, belediyeye ney kursuna katılmak istediğimi söylediğimde görevli, ❝Ney kursunun olmadığını, sadece Ebru kursunun olduğunu❞ belirtti. Gazetedeki haberde ney kursunun da olduğunu söylediğimde, ❝Gazetenin haberi hatalı yazılmış, bizde sadece Ebru kursu var.❞ demişlerdi.
Belediyeden ayrılırken, ortaokulda bir derste Osmanlı’dan günümüze gelen ve kitap süsleme sanatı olarak işlenen Ebru sanatı aklıma geldi. O an şunu sorgulamaya başladım:
“Ebru sanatını öğrensem de herhangi bir kitap kapağında eserim yer alırsa dünyada benim de kalıcı bir eserim olur.” Bu saikle Ebru kursuna katıldım.
Bir ay kursa devam ettim. Kursa Ebru malzemelerini tanıyamadan Almanya’ya dönmek durumunda kaldım. Almanya’da iki sene kendi halimde deneme-yanılma usulüyle uğraştım. Hiç yardımcı olacak kimse yoktu.
Bazen o kadar zorlandığım zamanlar oldu ki, birkaç defa saatlerce uğraşıp problemi çözemeyince, “Tamam, ben bu sanatı öğrenemeyeceğim, bırakıyorum” dediğim anlar oldu.
Ama ertesi gün tekrar denediğim problemin çözüldüğünü görünce umutlanıp çalışmaya devam ettim.
Aslında gazete haberinin hatalı yazılması, Opel’de 25. yıl kutlama gününde yaptığım duanın kabul olduğunu düşünüyorum.
Evimize gelen ziyaretçilere, misafirlere Ebru suyum hazır olduğunda gösterip anlatıyordum.
Yine bir gün aile dostumuz ziyarete gelmişti. Yemekten sonra çaylar yudumlanırken, Ali Bey’e:
“Ben Ebru sanatını kendi halimde öğrenmeye çalışıyorum. Hazır Ebru suyum var, görmek isterseniz uygulamalı gösterebilirim.” dedim.
Ali Bey, “Tamam abi, çok memnun olurum” dedi. Kendime göre küçük atölyemde detaylı anlattıktan sonra, ❝Abi, sen burada bir hazinesin. Bunu insanlara göster, anlat. Ebru sanatı bizim geleneksel sanatlarımızdan❞ önerisinde bulundu.
Ben, “Ali Bey, ben yeni öğreniyorum, benim öyle bir planım, düşüncem yok” dediğimde,
“Haftaya bizim hayır çarşımız olacak, ben başkana söyleyeyim sana bir stant açalım. Orada anlatır, gösterirsin.” dedi.
Bu teklif karşısında şok oldum. Çünkü toplum önüne çıkmak aklımda ve hayalimde olan bir şey değildi. Ali Bey’in ısrarla beni zorlaması karşısında çekinerek “evet” dedim.
Etkinlik günü çok heyecanla başladım. Çocukların ve insanların ilgisi sorulu cevaplı diyaloglarla devam ederken, bir iki saat sonra heyecanım geçti. Standıma gelen ziyaretçilere coşkuyla anlatmaya, göstermeye devam ettim.
Öğleden sonra kravatlı, takım elbiseli bir beyefendi standıma geldi. Kendini tanıttı, falanca dernek başkanı olduğunu söyledi. İki hafta sonra onların da etkinliği olduğunu, beni davet etmek istediklerini belirtti.
O etkinlikte başka bir dernek davet etti…
Bir anda, sadece bir kitap kapağında bir eserim olur mu diye çıktığım Ebru yolculuğumda, Ali Bey’in ısrarlı tanıtım önerisi sayesinde Almanya’yı karış karış dolaşmaya başladım. Öyle zaman oldu ki bir hafta sonu binlerce kilometre yol kat ettim.
Kısa zaman içinde fuarlar, festivaller, salon programları derken anaokulları, okullar, birçok üniversitede atölye çalışmaları için davet aldım.
Atasözümüz, ❝Körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz.❞
Herhangi bir kitap kapağında bir eserim olur mu diye çıktığım Ebru yolculuğunda, Almanya’da etkinlikten etkinliğe koşturmaya ve uzak yakın demeden ülkeyi dolaşmaya başlamıştım.
Frankfurt Rhein-Main Nehri kenarında düzenlenen, Türkiye’nin konuk ülke olarak katıldığı ve birkaç milyon insanın ziyaret ettiği festivale, Kültür Bakanlığı’nın davetlisi olarak Türkiye standında yerimi almıştım. Gelen ziyaretçilere Ebru sanatının tanıtımını yapıyordum.

Bir ziyaretçim uzun süre seyretti. Birkaç Ebru teknesinden çıkardım, çok dikkatini çekmişti. Önce, “Teknedeki su yağlı su mu?” dedi.
“Hayır, kitre ile yoğunlaştırılmış sudur” dedim.
Soruya devam etti:
“Boyalarınız yağlı boya mı?”
“Boyalarım toprak veya pigment boyadır. Ebru sanatında yağlı ve kimyasal malzeme kullanmıyoruz. Tamamen doğal malzemelerdir.”
Kendini tanıttı: Frankfurt Halk Yüksek Okulu’nda kültürden sorumlu müdürmüş. “Böyle değerli bir sanatın bünyemizde olmasını isterim. Kurs veriyor musunuz?” dedi.
“Evet, üç ayrı şehirde Türk derneklerinde aktif kurslarımız var” dediğimde, “Bizim okulumuzda da kurs verebilir misiniz?” diye sordu.
Önce tereddütle yaklaştım. Müdür hanımın kararlı davranışları karşısında kabul ettim.
13 yıldır çoğunluğu Almanlardan oluşan ve neredeyse her dönem farklı milletlerden katılımcılarla Ebru kurslarımızı başarılı bir şekilde bu günlere kadar getirebildik.
Frankfurt Halk Yüksek Okulu bünyesinde iki Ebru sergisi açtım. Çok yoğun ilgi olmuştu. Sergiler sonrasında kurslarımıza daha fazla ilgi arttı.

Bir Alman komşumuz, Ebru’nun yapılışını izledikten sonra resimlerime bakarak, “Harika Ebrularınız var, neden sergi yapmıyorsunuz?” dedi.
Sergi için kendimi hazır hissetmediğimi, böyle bir şey düşünmediğimi söylediğimde o Alman komşum, hanımının resim yaptığını, sergi konusunda deneyimleri olduğunu ve bana yardımcı olabileceklerini söyledi.
İlk başta tereddütle yaklaştım. Ama komşumuz Bay Willi’nin ısrarlı destek sözüyle ilk “Suyla Boyanın Dansı” adıyla sergi yapma adımını atmış oldum.
Almanya’nın farklı şehirlerinde Ebru sergilerim oldu.
11. sergimi Frankfurt Başkonsolosluğu’na bağlı Eğitim Ataşeliği himayesinde, Frankfurt Türk Kültür Evi’nde Atatürk temalı olarak açtım.
Uşak-Banaz’da engelliler okulu için hazırladığım ve tüm eserlerimi bağışladığım bir sergim oldu.
Yine Uşak Arkeoloji Müzesi’nde bazı eserleri Ebru ile birleştirip, ❝Ebruya Yaşayan Uşak❞ adlı sergimi gerçekleştirdim. Ressam Ziya Güven, benim yaptığım Ebruların üzerine Uşak Belediyesi Kent Tarihi Müzesi’ndeki bazı eserleri çizerek ortak çalışmalar yaptık.
sergim Uşak Atatürk Kültür Merkezi’nde Atatürk temalı Ebru sergisi oldu.
Çocuk eğitimi, onların zihninde iz bırakmak ve gelecekte bilinçli olmaları için çok önemli. Çocukların anlayacağı, severek öğrenebileceği çalışmalar yapmak gerekiyor.
Piyasada birçok Ebru sanatını tanıtan kitap vardı, ancak çocukların ilgisini çekecek, severek okuyacakları bir kitap olmadığını fark ettim.
Ebru sanatının “kâğıt ve kitap süsleme sanatı, suyun yüzeyinde yapılan geleneksel bir sanat” olduğunu okulda bir derste öğrenmiştim. Eğer o derste zihnimde bir iz kalmamış olsaydı, 40 sene sonra Uşak Belediyesi’nin açtığı kursa katılmazdım.
Ebru kursuna katılma amacım, ilk etapta Ebru sanatını öğrenip herhangi bir kitapta Ebrulu bir eserimin olmasıydı. Bu saikle kursa katıldım ve öğrenmeye başladım. Zamanla önüme başka olanaklar çıkınca çalışmalarım farklı boyutlar kazandı. Almanya ve Avrupa’nın birçok merkezinde Ebru sanatının tanıtımını yaptım, öğrenmek isteyenlere yardımcı oldum.
Allah’ıma binlerce şükürler olsun, bir değil binlerce eserim oldu.
Uzun araştırmalar sonrasında ❝Orhan Dede’nin Ebru Atölyesi❞ kitabımı hazırlık aşamasına geçtim. Yoğun bir çalışmanın ardından kısa ve öz, herkesin anlayabileceği sade bir dilde, özellikle çocukların ilgisini çekmesi için animasyonlu, soru-cevap şeklinde Ebru sanatının malzemelerini ve inceliklerini anlatan bir eser olarak 2024 yılında yayımladım.
Almanya’daki yeni kuşakların Türkçe okuma ve anlamada çok zorlandıklarına şahit oldum. Bu açığı bir nebze olsun kapatmak, yeni kuşakların kültürümüzden haberdar olmalarını sağlamak için “Orhan Dede’nin Ebru Atölyesi” kitabımın Almanca baskısı üzerinde çalışmalarımız devam ediyor.

Bazen şer görünen bir şeyin ardından hayır çıkabiliyor. Bu bağlamda pandemi süreci benim için artı oldu.
Pandemi başlayınca hayat durdu. Bütün kurslarımız, fuarlar, festivaller ve tüm etkinlikler iptal olunca evde kapandık. İki hafta evde kalınca iyice bunaldım. “Bir şeyler yapmalıyım ama elimiz kolumuz bağlı oturuyoruz” diyordum.
Bir gün, ne yapabilirim diye düşünürken, “Kültürümüze faydalı olmak illa sahada aktif olmakla olmaz. Gazetelere Ebru sanatıyla ilgili yazı göndereyim. Belki birkaç kişi okursa o şekilde de faydalı olmuş olurum.” dedim.
Almanya’da yayımlanan birkaç gazeteye yazılar gönderdim. Bazıları yayımladı. Sonra tekrar yazı hazırlamaya başladım. Yazı uzadı, uzadı. Artık bir gazete yazısı olmaktan çıkmıştı. “Ben bunu kitaba çevireyim” dedim ve böylece ilk kitap yazma serüvenim başlamış oldu.
Ebru sanatını anlatan bir kitap için çıktığım yolculukta:
İlk kitabım otobiyografi oldu.
İkinci kitabım roman: ❝Ayşe’nin Almanya Yolculuğu❞. 1960’lı yıllarda köyünden bulunduğu şehre dahi yalnız gitmeyen bir emekçi kadının Almanya’ya yolculuğu ve onu bekleyen sürprizleri konu aldım.
İkinci romanımda, 1950’li yıllarda 14 yaşında okula gitmesi gerekirken gelin olan bir kız çocuğunu ve onu bekleyen sürprizleri anlattım.
Çocukluğumuz TRT Radyoları’nın seslendirdiği Türk Halk Müziği, Türk Sanat Müziği, taş plaklardan Ali Ercan’ın türküleri, Orhan Gencebay’ın arabesk şarkılarıyla geçti.
Ney, benim yüreğimde taç kurmuş bir çalgıdır. Her ne kadar öğrenmeyi çok istesem de öğrenme imkânım olmadı.
Frankfurt Halk Yüksek Okulu’nda Almanlara kurs esnasında ney müziğiyle derslere devam ediyoruz.
Bazı Alman kursiyerlerim, müzik bittiğinde, “Müziği açabilir misiniz?” diyorlar.
Bazıları teknenin başında elleri suyun yüzeyinde çalışırken beden diliyle ney’e iştirak ediyor, bazıları hafif başını sallayarak müziğe eşlik ediyor.

Ebru sanatını öğrenmeye başlarken tek hedefim vardı: herhangi bir kitapta bir Ebrulu eserim olması.
Bir işi, sanatı veya kariyeri yaparken çıtayı çok yüksek tutmamak lazım. Bu hayalimin izinde yürürken kendimi çok farklı alanlarda buldum.
Bir işe başlandığında üç amaç olur:
Para kazanmak,
Şan ve şöhret için yapmak,
Gönülden severek insanlara, kültürümüze faydalı olmak.
Amaç para kazanmaksa: Ya çok para kazanırsın ya da istediğin kazancı elde edemezsin; iştahın kaçar.
Amaç şan ve şöhretse: Ya çok popüler olursun ya da umduğun zirveye ulaşamazsın; hevesin kırılır, bırakırsın.
Amaç gönülden sevmekse: Para ve şöhreti ikinci planda tutarsın. Yaptığın işin hakkını verir, özüne bağlı kalırsan, o iş seni zirveye taşır. Ummadığın, hayalinde olmayan, rüyanda görsen inanamayacağın işleri başarırsın.
Sanat dolu, sağlıklı günleriniz olsun.
Acilhaber.net MEİGDER Üyesidir.