www.acilhaber.net’te deneme türündeki ilk köşe yazısında emekli öğretmen Ramazan Yılmaz, yıllar önce bir öğrencisiyle yaşadığı unutulmaz bir olayı anlatıyor. Öğretmenlikte vicdanın, adaletin ve emeğin değerini sorgulatan bu anı, eğitimdeki sınırların ne kadar hassas olduğunu hatırlatıyor. Ama daha öncesinde Ramazan Yılmaz kimdir? Yazarın kendi kaleminden bir bakalım…
TANIŞALIM
Isparta’nın Yalvaç İlçesine bağlı Bağkonak köyünde doğdum. İlkokulu Bağkonak’ta, orta ile liseyi İzmir’de, üniversiteyi Erzurum’da okudum ve 32 yıl edebiyat öğretmenliği yaptım…
Bütün hikâyelerimde yaşanmışlık neyse onu yazdım, hakikatlere asla hayal ürünü katmadım. Hikâyelerimi okuyan öğretmen arkadaşlarım, “Organik, hormonsuz hikâye yazarı büyük usta/üstat!” diye hitap ederek beni onurlandırırlar. *
Size yazarlık biyografimi de kısaca arz edeyim, sizinle tam tanışmış olalım:
🌾İlk hikâye kitabım TAZMİNAT (1987, Ötüken İstanbul.) Bu kitabımla katıldığım, Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı 1987 Edebiyat Ödülleri Yarışmasında Türkiye Birinci- lik ödülüne değer görüldüm.
🌾İkinci hikâye kitabım YARENLERİN AĞIR SEVDA PEŞREVİ (2011, Akçağ, Ankara.) Bu kitabımın dosyasıyla katıldığım İlesam-Akçağ 2010 Hikâye Yarışmasında Türkiye İkinciliği Ödülü kazandım…
🌾Üçüncü kitabım BU SEVDA BİZE YETER GÜLÜM adındaki romanımın dosyası ile katıl dığım Uluslararası Mustafa Necati Sepetçioğlu Roman Yarışmasında Jüri Özel (1. Mansiyon) Ödülüne değer görüldüm.
*Bu ilk üç eserimle aldığım üç ödül bir Türkiye rekorudur ve ben siz okuyucularım sayesinde elli senede toplam on üç tane kitabım oldu. Teşekkür eder, selam ile saygılarımı sunarım. 🌾Sizin gibi güzel insanlarla muhatap olmak benim en büyük mutluluk kaynağımdır.
////////////////////////////////////////////
Ramazan Yılmaz’ın acilhaber.net’teki ilk yazısı: “Rüşvet Olarak Sözlü Notu”
Spor sınıfında edebiyat dersi öğretmeniydim; kırk kişilik sınıfta sadece sekiz kız öğrenci defter kitap getiriyordu; diğerleri okula çanta bile getirmiyordu. Ne desem boş, sporcu olacağız diye bütün dersleri asmışlar. Bu sınıfta ders anlatmak mümkün değil. Gruplar halinde maç tartışıyorlar, futbolcu transferi bile vardı grup sohbetlerinin gündeminde. Bu sınıfa dikkatlerini çekecek bir vaatte bulundum:
“Gençler, İstiklal Marşı’nın on kıtasını da tahtanın önüne çıkıp ezberden okuyana 100 tam not vereceğim.” dedim.
Sınıfın yarısı bir iki hafta sonra ezberleyip geldiler, teker teker okudular, birer 100 aldılar. Biri marşı tahta önünde okurken diğerleri de sıralarında baya dinliyorlardı hatta o şiir okuyan arkadaşlarına takılınca kopya veriyorlardı. Sınıf halkı (!) ilgi duydu bu olaya.
Sınıfta üç yazılının üçünden de sıfır alan ve yazılıda boş kâğıt verenler de vardı. Bunların sınıf geçebilmesi için sözlüden en az üç tane 100 almaları gerekiyordu, şiir okuyarak 100 alma olayı işlerine geldi ama tek İstiklal Marşı okumakla aldıkları tek 100 de yetmiyordu. Bazılarına, üç-dört tane 100 lazımdı. Bunun için ben de Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Mustafa Kemal’in Kağnısı şiirini, Arif Nihat Asya’nın Naat’ını, Mehmet Akif’in Çanakkale Şehitlerine Destan şiirini, Faruk Nafiz Çamlıbel’in ünlü Han Duvarları şiirini ezberleyip tahta önünde okuyanlara da her bir şiir için 100 vermeyi vaat ettim.
Hâsılı gençlerin hepsi üç tane 100, bazıları dört tane 100 aldı, sınıflarını geçtiler de benim aslında bu hikâyede anlatmak istediğim olay bu değildi çünkü buraya kadar anlattıklarımın tahkiyesi güzel değil fakat bunları anlatmadan da esas anlatmak istediğim hikâyeyi okuyucu anlayamaz:
Buraya kadar anlattığım o spor sınıfında o sekiz kızdan biri Hasret ablama benziyordu ama ne yazık ki kızın babası şehrin ünlü bir pavyonunu işletiyormuş. Adamın tek kızıymış. Ben bu kıza ümitsiz vaka olarak bakıyordum.
Bir gün: “Kızım, senin bir şiir ezberleyip gelmeye hiç niyetin yok mu?” dedim.
Esmer tenli bir kızdı ama utandığını tıpkı ablam gibi esmer yüzünden bile hissettirdi bana:
“Ben o şiirlerin hepsini ezberledim ki!” dedi.
“Hadi ya, inanmıyorum? Kalk tahtaya madem, tahta önünde oku, sana dört tane 100 vereceğim.”
“Ben not için şiir okumam ki öğretmenim.”
“Bırak şimdi, mazeret uydurma.”
“Öğretmenim, okurum ama not istemem. Not almak için ezberlemedim ben. Doğrusu önce not için ezberlemeye başladım ama sizin gayeniz ruhuma dokundu, ben bu şiirleri yolda evde, mutfakta falan mırıldanırken kemiklerim sızlıyor. Ne kadar cahil bir güruhuz ki sizi bu duruma düşürdük sınıfça.”
“Sus kız, sus, sen de beni titrettin, benim de kemiklerim üşüyor.”
“Siz öğretmen kürsüsüne geçip oturun hocam, şiirlerin hepsini ben tahta önünde hepsini okuyayım.”
“Beni ağlatma sakın ha, biraz üstünkörü oku geç.”
Kız, Arif Nihat Asya’nın Naat şiiriyle başladı, sahnede Türk sanat musikisi söyleyen sanatçı gibi edalı sedalı okurken ben koptum, kontrol edemedim kendimi, dayanamadım, ağlamaya başladım. Sıralarında oturan sınıf arkadaşları da kızın nefes aldığı boşluklarda alkışlıyorlardı. Akif’in Çanakkale Şehitlerine şiirini okurken hepimiz, bütün sınıf ağlaştık ya, kız sanki şiirleri okumuyordu da yaşıyordu. Derli toplu taralı tokalı saçları dağıldı başında kızın, bir kısmı zülüf olup yüzünü kapatıyordu:
“Allah’ım bu kızı hepimize ders vermeye mi gönderdin?” dedim içimden.
Acilhaber.net MEİGDER Üyesidir.