Türkiye’de halihazırda 189 siyasi parti var.
İleri demokrasi dediğiniz bu olsa gerek…
Lakin bu partilerin birkaçını bir kenara koyarsanız, hepsini toplasanız Türkiye’deki kararsız seçmenin oyuna yetişemiyor.
Son anketlerde kararsızların oranı, ülkenin siyasi iradesiyle neredeyse kafa kafaya yarışacak seviyeye gelmiş durumda.
Yani Türkiye’de seçmenin siyasi partilerle ilişkisi, hiç olmadığı kadar karmaşık.
Muhalefetin ana damarı CHP, tarihinin en büyük kırılma noktalarından birini yaşadı ve ana kütlenin önemli bölümünü Yeni Parti’ye kaptırdı.
Solun kısmetine yine kavga ve kaos düştü anlayacağınız.
Muhalefeti forse eden güç ikiye bölündü, parçalandı.
Bugün hem nitelik hem de nicelik açısından dağınık bir muhalefet tablosuyla karşı karşıyayız.
Üstelik mesele sadece CHP ve Yeni Parti arasındaki rekabetten ibaret değil.
Yerel seçimlerde muhalefetin kent uzlaşılarının en önemli aktörlerinden biri olan DEM Parti de “Terörsüz Türkiye” başlığıyla mevcut siyasi iktidarın yürüttüğü sürecin içinde konumlanmış görünüyor.
Zaman zaman Türkiye’deki demokrasi, hukuk ve ekonomik göstergeler üzerinden sert eleştiriler yapsa da DEM Parti, kendi siyasi stratejisini güvenli bir bölgede sürdürmeyi tercih ediyor.
İYİ Parti, Zafer Partisi ve Anahtar Parti ise yeni bir yol ve umut arayan, özellikle sağ seçmen açısından alternatif kapılar olarak siyaset sahnesindeki yerlerini koruyor.
Onlar da Cumhurbaşkanı adayının belirlenmesi sürecinde CHP’den ayrılan Mansur Yavaş’ın vereceği karara göre muhalefetin yeniden şekillenebileceği günü bekliyor.
Bu cephede de belirsizlik devam ediyor.
Cumhur İttifakı’nın küçük ortağı MHP açısından ise mevcut oy potansiyelini korumak başlı başına yeterli bir strateji gibi görünüyor.
Belki de seçmeniyle en az sorun yaşayan parti MHP.
Çünkü MHP’nin hareket alanı taban değil, tavan…
AK Parti’ye gelince…
Onlar da belki siyasal yaşamlarının en zor dönemlerinden birini yaşıyor.
Fon krizi onlar için ciddi bir sınav.
Türkiye’de kararsız seçmen kitlesinin büyümesinde, CHP ve Yeni Parti’de yaşanan siyasi tartışmalar kadar, ekonomik tabloya ilişkin tartışmaların da etkisi var.
Türkiye’de yaşam şartları her geçen gün daha fazla sorgulanırken, toplumun geniş kesimleri ekonomik olarak zorlanıyor.
Tam da böyle bir ortamda ortaya çıkan “mutlu bir azınlığın saadet zinciri kurduğu” algısı, kamu vicdanını fazlasıyla yaralıyor.
Demokrasi, adalet ve ekonomi gibi siyasetin ana damarlarının iktidar dönemleri içerisinde yıprandığı yönündeki algı da iktidarın aleyhine işleyen bir saat gibi çalışıyor.
Anlayacağınız…
Türkiye’deki parti profilleri, seçmeni sandıkta çaresiz bırakacak kadar parçalı ve dağınık.
Neredeyse yüzde 30’lara dayanan kararsız seçmen kitlesi her şeyi sorgulayabilir.
Ama demokrasinin anlamını yitirmeye başladığını düşünürse, asıl tehlike tam da burada başlar.
Çünkü seçmen sandığa olan inancını kaybederse, sandıktan çıkan sonuç da toplumun iradesini tam olarak yansıtmamaya başlayabilir.
Bu ise hiç kimsenin istemeyeceği sonuçların önünü açar.
Birilerinin ekmeğine yağ sürer.
Bu nedenle bugün sadece sandığa sahip çıkmak yetmez.
Seçmene de sahip çıkmak gerekir.
Demokrasi için…
Millet iradesi için…
Siyasetin yeniden güven veren bir zemine oturması, kavga, kaos, koltuk hesabı, ekonomik çıkar, yolsuzluk, rüşvet ve torpil gibi kavramların siyasetin merkezinden acilen uzaklaştırılması gerekiyor.
Çünkü seçmenin umudu, bu kavramların bir parçası olmak değil.
Seçmenin umudu; emeğine, ekmeğine, alın terine ve geleceğine saygı gösteren bir siyasal düzenin parçası olmak.
Türkiye’nin bugün en çok ihtiyacı olan şey belki de yeni bir parti değil.
Yeni bir siyasi anlayış.
Çünkü sandıkta seçeneği olmayan seçmen, sadece oyunu değil, umudunu da kaybeder.
Demokrasinin asıl tehlikesi de tam burada başlar.
