Sanatın, Kültürel Belleğin ve Müzelerin İzinde Bir Yaşam…
Kültür-Sanat Söyleşisi | Hülya Gülmez
25 Ekim 2026
Sanat, kimi zaman insanın kendisini ifade etme biçimi, kimi zaman geçmişle bugün arasında kurduğu bir köprü, kimi zaman da toplumsal belleği geleceğe taşıyan güçlü bir dildir. Ressam, akademisyen ve müzecilik alanındaki çalışmalarıyla tanınan Kadir Şişginoğlu’nun sanat yolculuğu da bu çok katmanlı anlayışın izlerini taşıyor.

Çorum’un Sungurlu ilçesinden Gazi Üniversitesi Resim Bölümüne uzanan yaşam öyküsü; Anadolu’nun geleneksel kültüründen beslenen, Hatti ve Hitit uygarlıklarının görsel mirasını çağdaş resim diliyle yeniden yorumlayan, güvercin imgesi üzerinden barış ve özgürlük düşüncesini ele alan bir sanat anlayışını ortaya koyuyor. Kırk yılı aşkın kamu hizmetinin ardından 2024 yılında emekli olan Şişginoğlu, bugün bireysel sanat yolculuğunu sürdürürken müze kültürünün gelişmesi, kültürel mirasın korunması ve sanat eğitiminin yaygınlaşması için edindiği birikimi de paylaşmaya devam ediyor.
Bu söyleşide Kadir Şişginoğlu ile çocukluk yıllarından akademik yaşamına, Anadolu uygarlıklarından müzecilik anlayışına, kent belleğinden sanatın geleceğine uzanan kapsamlı bir yolculuğa çıkıyoruz.
1. Anadolu’nun çocukluğundan sanatın evrensel diline
Sayın Kadir Şişginoğlu, sanat yolculuğunuz çocukluk yıllarınızda başlamış. Çorum’un Sungurlu ilçesinden Gazi Üniversitesi Resim Bölümüne uzanan bu yolculukta, sizi sanatın içinde kalmaya yönlendiren en önemli dönüm noktası ne oldu?
Kadir Şişginoğlu:
Yoksul bir Anadolu kentinin sarı sıcak bir köyünde başlayan yaşam öyküm, dört yaşıma kadar orada devam etti. Sonrasında, yatak yorgan, birkaç eşya ve iki çocukla bir at arabasının içinde Sungurlu ilçesine geldik ve kentin kenar mahallesine yerleştik. Ancak köyden ayrılıp şehre gelmekle şehir hayatına geçmiş olmadık.
Babam bir otelin iki çalışanından biriydi. Kiraladığımız bir arazide ekip biçmek, bahçenin bakımını yapmak, meyve ağaçları yetiştirmek, süt ve yoğurt ihtiyacımız için inek veya koyun beslemek; fazla ürünleri toplayıp satmak, işlemek ve kurutmak çoğunlukla annemle benim sorumluluğumdaydı. İlkokulu bitirinceye kadar hayatımız böyle geçti.
Gündelik hayatın gerektirdiği en ağır işlerden bile kaçınmadan, doğayla iç içe ve mücadele içinde bir çocukluk yaşadım. Çevreyi, doğayı ve hayvanları tanıma; yaşamın gerektirdiği insani ilişkileri kurabilme, sorun çözme ve değerlendirme yapabilme yetilerim bu dönemde gelişti.
Köyle ilişkilerimiz devam ettiği için anne ve baba tarafımdaki ailelerin yaşamlarına da tanık oluyorduk. Her iki ailede de dokuma tezgâhları vardı. Yün boyanır, iplik yapılır; kilim, çuval ve çeşitli dokumalar üretilirdi. Bunları izlediğimiz gibi zaman zaman tezgâhlardaki dokumalara gizlice el atardık.
İlerleyen yıllarda giderek anladım ki Türkmen bir aile olarak, sanatın ne olduğunu bilmeden sanatı hayatımızın her alanında yaşamışız.
Babam devlet memurluğuna geçince ilkokulu bitirdikten sonra Ankara’ya taşındık. Ankara’da artık toprağımız, bağımız, bahçemiz ve hayvanımız yoktu. Aileye iki kardeş daha eklenmişti. Tek maaşla geçinmeye çalışan, kent yoksulluğunu iliklerine kadar hisseden bir ailenin çocuğu olarak, kendi bedenime ağır gelen işleri bile yaparak aileme katkıda bulunmaya çalışıyordum.
Zamanla kent kültürüne alıştık. Kalabalık içinde yalnız kalarak güçlü olmayı öğrendik.
12 Eylül öncesindeki siyasi karmaşanın egemen olduğu dönemde ortaokul ve lise eğitimimi tamamladım. Yüksek bir puan almama rağmen tercih hatası nedeniyle bir üniversite programına yerleşemedim. Daha sonra, “Hadi sınavına gireyim.” diyerek girdiğim sınav sonucunda 1979 yılında Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Resim Bölümüne girdim.
Siyasi ve ideolojik tartışmaların, terör olaylarının gölgesinde geçen üniversite hayatımın ilk yılında yeniden girdiğim sınavda, daha sonra ODTÜ’ye bağlanan Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünü kazandım. Ancak zorlu yaşamım içinde kendimi en kolay anlatabileceğim alanın sanat olduğunu fark ederek resim eğitimime devam ettim.
İyi ki de devam ettim.

2. Sanat eğitimi ve akademik yaşam: Kendini tanımanın yolu
Gazi Üniversitesi Resim Bölümünden mezun olduktan sonra öğretmenlik ve akademisyenlik yaptınız. Sanat eğitimi alanında edindiğiniz deneyimler, bir sanatçı olarak bakış açınızı ve üretim anlayışınızı nasıl etkiledi?
Kadir Şişginoğlu:
Mezuniyet sonrasında Zonguldak ve Malatya’da geçen 12 yıllık resim öğretmenliği dönemimde, idealist bir eğitimci anlayışıyla öğrencilerimize sanatı sevdirmeye, sanatı tanımalarına ve anlamalarına yardımcı olmaya, yeteneklerini geliştirmelerine katkıda bulunmaya çalıştım. Diğer taraftan üretmeye, sergiler açmaya ve bireysel sanat yolculuğumu sürdürmeye devam ettim.
Sanatın içinde derinleşerek yol aldıkça aslında yaptığım işin kendimi tanımaya çalışmak, hayatın anlamını kavramak ve hayatı değiştirmek olduğunu anladım.
1985 yılında Ankara’da açtığım ilk sergimin “Siyaha Kur” başlıklı küçük bildirisinde, boyumdan büyük sözler söyleyerek şu ifadeye yer vermiştim:
“Bir gün bu ışık ve renk denizinde yıkanmış, arınmış olarak kendimi öyle hafif hissedeceğim ki…”
Aslında o zaman kendi yolumu çizmişim. Sanat üretimi, benim için yıkanma, arınma ve fazlalıklardan kurtulma sürecidir.
Öğretmenlik mesleği rutinleşmeye ve insan kendini tekrar etmeye başladığında, sanat üretimi de rutinleşebiliyor. Bunu kendimde fark edince, üniversite ortamında bu süreci daha nitelikli yaşayabilir miyim diye düşündüm ve karşıma çıkan bir fırsatı değerlendirdim.
Trabzon Karadeniz Teknik Üniversitesi Fatih Eğitim Fakültesi Resim Bölümünde akademik hayatım başladı. Lisansüstü eğitimle sanatın teorik alanındaki bilgim derinleşirken uygulamadaki yeni deneysel araştırmalarım da akademik kimliğim içinde gelişti.
Yıllar boyunca seçtiğim alanlarda araştırmalar yaptım, yazılar yazdım, yayınlar hazırladım, sergilere katıldım, güncel çalışmalar ürettim, dersler verdim, gezilere katıldım ve kentle bütünleşen sivil toplum çalışmalarında bulundum. Otuz yıllık akademik süreç göz açıp kapayıncaya kadar geçti.
2024 yılında toplam 41 yıl süren kamu hizmetimi sonlandırarak emekli oldum. Artık yalnızca bireysel sanat yolculuğumu sürdürüyorum.

3. Hatti ve Hitit uygarlıkları: Geçmişten geleceğe uzanan sanat
Resimlerinizde Anadolu uygarlıklarının izlerine, özellikle Hatti ve Hitit kültürlerine yer veriyorsunuz. Sizce sanat, binlerce yıllık kültürel mirası günümüz insanına aktarmada nasıl bir rol üstleniyor?
Kadir Şişginoğlu:
İlk dönem resimlerim daha çok desen ağırlıklıydı. İçsel ve psikolojik ifadenin egemen olduğu figüratif çalışmaların yanı sıra yer yer soyut düzenlemeler de yapıyordum.
Lise ve üniversite yıllarımda sanat tarihine ve müzelere duyduğum ilgi, akademik yaşamımda sanat tarihi ve müzecilik dersleri vermemle daha da arttı. Anadolu kültürlerine olan ilgim sürekli gelişti. Doğduğum toprakların kadim uygarlıkları olan Hatti ve Hitit kültürlerinin, sanatlarının ve imgelerinin resimlerime girmeye başlaması da bu sürecin sonucudur.
İnsan yalnızca bugünden ibaret değildir.
“Bizler geleceğin yolcuları, geçmişin çocuklarıyız.”
Bugünde yaşıyor olmanın heyecanı ve tutkusu, geçmişi bugüne ve yarına taşıma, gelecek kuşaklara aktarma sorumluluğumuzu hafifletmemelidir.
Bu sorumluluk en etkili biçimde sanat aracılığıyla yerine getirilebilir. Bu toprakların geçmiş kültürlerinden beslenmek ve genç kuşakların zihnine yeniden yorumlanmış sanatsal imgeler yerleştirmek, kültürel sürekliliği benimseyen ve kültürel miras bilinci taşıyan bir neslin yetişmesi açısından son derece önemlidir.

4. Güvercin imgesi: Barış, özgürlük ve kültürel hafıza
Güvercinler, eserlerinizde sıkça karşımıza çıkan simgeler arasında. Güvercin sizin için yalnızca estetik bir figür mü, yoksa barış, özgürlük, aidiyet ve kültürel hafıza gibi anlamlar da mı taşıyor?
Kadir Şişginoğlu:
Güvercin ilk kez 2002 yılında resimlerime bir imge olarak girdi. Başlangıçta onu doğal bir varlık olarak resim yüzeyinde kullandım. Estetik duruşları, hareketleri, beden yapıları ve renkleri ilgimi çekiyordu. Güvercinleri tekli, ikili, üçlü veya kalabalık gruplar hâlinde soyut mekânlar üzerinde bir araya getirdim.
Başlangıçta estetik bir figür olan güvercin, zamanla kültürel bir imgeye dönüştü. İnsanlık ve Anadolu kültürlerinde taşıdığı anlamları sorgulamaya başladığımda karşıma çıkan derin anlam zenginliği, 15 bin yıllık kadim Anadolu kültürünün görsel imgeleriyle resimlerimin yüzeyinde buluştu.
Güvercinin farklı inançlardaki simgesel anlamları, Türk kültüründe iyi insanın ruhunun güvercinle sembolleştirilmesi ve Ahmet Yesevi’den başlayarak Mevlânâ ve Hacı Bektaş Veli ile Anadolu’ya taşınan Türk-İslam tasavvuf düşüncesindeki yeri, bu imgeye duyduğum kültürel ilginin temelini oluşturdu.
Bunun yanı sıra güvercin, kişisel ve toplumsal özgürlüğün, barış özleminin ve gelecek umudunun da simgesidir.
Resim, sanatçı için duygularını aktardığı bir dildir. Benim içinse yalnızca bir duygu dili değil, aynı zamanda bir kültür dilidir.
2017 yılına kadar gerçekleştirdiğim ve “Güvercin Düşleri” adını verdiğim seri sergilerimde yalnızca güvercini anlatmadım. “Hatti’den Hititler’e Güvercin Düşleri”, “Tarihin İzinde Güvercin Düşleri” ve “Orta Asya’dan Anadolu’ya Güvercin Düşleri” başlıklı sergilerimde güvercin imgesini kültürel mirasla bir araya getirdim.

5. Tarihsel imgelerin çağdaş resim diliyle yeniden yorumu
“Hatti’den Hititler’e Güvercin Düşleri” gibi çalışmalarınızda tarihsel sembolleri sanatsal bir anlatımla buluşturuyorsunuz. Geçmişin izlerini çağdaş resim diliyle yorumlarken nasıl bir araştırma ve üretim süreci izliyorsunuz?
Kadir Şişginoğlu:
“Hatti’den Hititler’e Güvercin Düşleri”, bir sergi dizisi olarak geliştirdiğim çalışmalardan oluşuyordu.
Bu seride, Anadolu topraklarının kadim uygarlıklarından Hatti’yi ve onun ardından ortaya çıkan Hitit kültürünü tanıtmak istedim. Hitit kültürü, pek çok yönüyle bu topraklarda yaşamaya devam eden kültürel izler bırakmıştır.
Müzelerde ve sanat tarihi literatüründe yer alan bu uygarlıklara ait özgün görsel imgeleri, bilinen biçimleriyle yeni bir estetik düzen içinde farklı görsel imgelerle bir araya getirmek bana çok cazip geldi. Bu düşüncenin peşinden gittim ve konuyu çok sayıda çalışmamda işledim.
Tarihsel imgeleri modern resmin renkleri ve yapısal formlarıyla buluşturduğumda, zaman ve mekândan bağımsız bir kültürel kolaj ortaya çıktı.
Benim için burada önemli olan, geçmişi olduğu gibi tekrarlamak değil; onun görsel zenginliğini çağdaş sanatın olanaklarıyla yeniden düşünmek ve bugünün insanıyla buluşturmaktır.
6. Müzeler, müze eğitimi ve toplumsal kültür bilinci
Uzun yıllardır müzecilik ve müze eğitimi alanlarında da çalışmalar yürütüyorsunuz. Farklı ülkelerde müzeleri ve eğitim programlarını incelemiş bir sanatçı olarak Türkiye’deki müzecilik ve sanat eğitiminin gelişimi hakkında neler düşünüyorsunuz?
Kadir Şişginoğlu:
Üniversite öğrencisi olduğum 1981 yılından beri tarihî yapıları, anıtları, antik kentleri ve müzeleri geziyorum. Başlangıçta müze gezilerini sanat tarihine duyduğum ilginin besleyici bir uzantısı olarak görüyordum. Daha sonra fakültede yaklaşık 30 yıl boyunca sanat tarihi ve müzecilik dersleri verince müzeler, her yıl yaşantımda daha farklı bir yer edinmeye başladı.
Sanat tarihi bilgisinin sindirildiği yerler müzelerdir.
Bizim toplumumuzda tarih ve sanat tarihi çoğunlukla ezber bilgi olarak öğrenilir. Ardından hayatın içine dokunmadığı için hafızadan silinip gider. Oysa sanat tarihinin uygulama alanı, geçmiş kültürlerden günümüze kalan görsel kültür imgeleri ve mimari mirastır. Bunları da çoğunlukla müzelerde görebiliriz.
Canlı olarak gördüğünüz, dokunduğunuz, fotoğrafladığınız veya çizdiğiniz bir görsel imgeyi unutmanız kolay değildir. Müzeler bu anlamda aktif öğrenme deneyimleri sunar. Benim için müzeler yalnızca geçmişin güvenli muhafızları değil, geleceği yeniden yaratmaya ilham veren kaynaklar olmuştur.
Akademik olarak kendime yeni bir çalışma alanı seçerken müzelere yöneldim. Ülkemizin tarihsel ve kültürel miras bakımından son derece zengin olmasına rağmen müze duyarlılığının, müze farkındalığının ve genel anlamda müze kültürünün zayıf olması beni endişelendiriyordu.
Geçmişiyle övünen ama geçmişini korumayan, tarihini seven ama tarihini yeterince bilmeyen, muhafazakâr bir kimliğe sahip olduğu hâlde neyi muhafaza edeceğini bilmeyen bir toplumun, kendi kültürel kimliğiyle uygarlık dünyasında var olması düşünülemez.
Büyük Atatürk’e atfedilen şu söz, toplumun entelektüellerine, sanatçılarına ve aydınlarına büyük bir sorumluluk yükler:
“Vatan sahibi olmak bir toprak parçasına sahip olmak demek değildir. Vatan sahibi olmak, o topraklarda yaşayanları bilmek, onların toprak altında ve üstünde bıraktıklarını tanımak, bilmek demektir.”
Ben de bu görev bilinciyle yalnızca müzeleri gezmekle yetinmedim; gezi ve tur programları düzenleyerek başkalarının da müzeleri tanımasına katkıda bulundum, müzeleri tanıtan yazılar yazdım. “Müze Kültürü ve Müze Eğitimi” adlı akademik kaynak kitabımda toplumsal müze kültürümüzün durumunu, bunun nasıl geliştirilebileceğini ve müze eğitiminin bu süreçte nasıl kullanılabileceğini anlatmaya çalıştım.
Bugüne kadar 22 ülkede 200’ün üzerinde, Türkiye’de ise 300’ün üzerinde müze gezerek mimari yapılarını, koleksiyonlarını, sergileme yöntemlerini ve müze eğitim programlarını inceledim. Müzelerin kent kültürüyle ilişkisini araştırdım ve 14 farklı kentte “Kent Kültürü ve Müzeler” konulu konferanslarda konuşmacı olarak yer aldım.
Bu birikimlerim fark edilince müzeler konusunda çalışma yapmak isteyen yerel yönetimler ve kişiler benimle iş birliği kurmak istediler. Bilgimi ve tecrübelerimi paylaştım, bazı müzelerin kuruluşlarında danışmanlık yaptım.
Trabzon’un Akçaabat ilçesindeki Orta Mahalle Müzesinin kuruluşunu bizzat yönettim. Çorum Belediyesi Şehir Müzesinde teşhir edilecek objeleri belirleyip temin ettim; müze senaryosunu ve yerleşim planını hazırladım, müze teknolojisini, gösterim ve canlandırma tekniklerini belirledim. Hâlen Akçaabat Kent Belleği Merkezinin kurucu küratörü olarak çalışmalarımı sürdürüyorum.
Ülkemizde müzecilik çalışmalarının sevindirici bir hız kazandığını düşünüyorum. 2025 yılı itibarıyla devlet ve özel müzelerin toplam sayısının 664 olduğunu belirtebiliriz. Ancak karşılaştırma yapabilmek için farklı ülkelerin nüfus, tarihsel gelişim ve müze sınıflandırmalarını da dikkate almak gerekir. Örneğin yaklaşık 300 yıllık bir geçmişe sahip ABD’de müze sayısının 19 bine, Almanya’da ise 7 bin 500’e ulaştığını ifade edersek dünyanın en büyük açık hava müzelerinden biri ve uygarlıkların buluşma alanı olarak değerlendirilebilecek ülkemizde daha fazla müzeye ihtiyaç duyduğumuzu görebiliriz.
Bununla birlikte 2000’li yıllardan itibaren müze eğitiminin ve müze farkındalığının artmasıyla müze kültürü ve bilincinin de gelişmeye başladığını söyleyebiliriz.
Müze kültürünün gelişmesi, kültür ve tarih bilincinin gelişmesi demektir.
Kültür ve tarih bilinci gelişmeyen toplumların coğrafyalarını başkaları çizer.

7. Sanat eğitimciliği ve mesleki sorumluluk
2012 yılında GÖRSED tarafından “Yılın Sanat Eğitimcisi” ödülüne layık görüldünüz. Bu ödülün mesleki yaşamınızdaki yeri nedir? Sizce iyi bir sanat eğitimcisinin öğrencilerine kazandırması gereken en önemli değer nedir?
Kadir Şişginoğlu:
Görsel Sanat Eğitimcileri Derneğinin beni ödül için izlediğinden haberim yoktu. 2012 yılında beni arayarak “Öğretmen yetiştirmede ve sanat eğitiminde gösterdiğiniz üstün başarı nedeniyle sizi yılın sanat eğitimcisi ödülüne layık gördük.” dediklerinde çok şaşırmıştım.
Yıllardır idealist bir tavırla sanat eğitimcisi ve öğretmen yetiştirirken gösterdiğimiz çıkarsız çabanın takdir edilmesi ve görülmesi beni çok onurlandırdı.
Ancak benim için asıl ödül, hayatlarına dokunabildiğim ve mesleklerinde başarılı olmuş birçok öğrencimin aynı zamanda bireysel sanat yolculuklarını da başarıyla sürdürdüklerini görmek, isimlerinin sanat dünyasında yer aldığını bilmektir.
Sanat eğitiminde asıl olan; öğrenciye sanatı sevdirmek, yeteneğini fark etmesini sağlamak ve özgün biçimde kendini ifade edebilmesi için gerekli özgüveni kazandırmaktır.

8. Kent belleği, tarihî mimari ve şehir kuşları
Son dönem çalışmalarınızda Ankara ve İstanbul’un tarihî yapılarıyla şehir kuşlarını bir araya getiriyorsunuz. Betonlaşma, kontrolsüz yapılaşma ve doğal yaşam alanlarının daralması, sanatınızın anlatımını nasıl şekillendiriyor?
Kadir Şişginoğlu:
Kent kültürünün en canlı tanığı, kültürel ve mimari mirastır. Kentler insanların yuvasıdır. Ancak hiçbir canlı kendi yuvasına insanlar kadar hoyrat, acımasız ve yıkıcı davranmaz.
Kentlerimizin insan eliyle, rant uğruna ve yeni imar projeleri adına hızla yağmalanması, talan edilmesi kabul edilemez.
Özellikle tarihî kent dokusunun bulunduğu yerlerin yüzlerce, hatta binlerce yıla dayanan bir yaşanmışlığı ve belleği vardır. Bir yeri sorgusuz sualsiz yıktığınızda yalnızca bir binayı veya yapıyı ortadan kaldırmazsınız; orada birikmiş hafızayı da yok edersiniz.
Kentlerimizin belleği hızla siliniyor; adeta Alzheimer oluyor. Hafızasını kaybeden kentlerin yaşamsal sürekliliği de ortadan kalkıyor ve kentler yalnızca gündelik ihtiyaçlara hizmet eden mekânlara dönüşüyor.
Geçmişiyle bağı kopmuş kentlerde yaşayan insanların kente aidiyet duygusu da zayıflıyor. Aidiyet duygusunu kaybeden insanlar, yaşadıkları kente ve ülkeye zarar verebiliyor ya da verilen zarara göz yumabiliyor.
Kent; doğa, insan ve mimarinin uyumlu bir denklemidir. Bu denklemden doğayı ve insan ruhunu çıkarırsanız geriye yalnızca kuru mimari yapılar kalır.
İnsanı şehirden çıkarırsanız şehir virane olur. Şehri insandan alırsanız insan divane olur.
Son dönem çalışmalarımda kentlerin hafızasında önemli bir yer tutan şehir kuşlarını kentlerle birlikte ele alıyorum. Kentlerin kültürel ve mimari miras niteliğindeki silüetlerini martı, güvercin, ebabil ve kırlangıç gibi şehir kuşlarıyla buluşturuyorum. Böylece bu unsurların insanların belleğinde birbirinden ayrı değil, bir bütün olarak iz bırakmasını istiyorum.
9. Dijital çağda özgünlük ve sanatçının üslubu
Sanat yaşamınız boyunca çok sayıda kişisel ve karma sergide yer aldınız. Bugünün dijitalleşen sanat dünyasında sanatçının özgünlüğünü koruması ve eserleriyle toplumda kalıcı bir iz bırakması için neler yapması gerektiğini düşünüyorsunuz?
Kadir Şişginoğlu:
Günümüzün görsel çağında dijital teknolojiden ve onun etkilerinden uzak kalmak düşünülemez. Ancak dijital teknolojinin ve görüntülerin sanatçının özgünlüğünün önüne geçmesi de istenen bir durum değildir.
Teknolojiye hâkimiyet ve ustalıklı bir yetenekle etkileyici görseller yaratıp sanat piyasasında yer edinmeye çalışanlarla, sanat adına geliştirdiği tekniği ve yorumu hiç değiştirmeden yıllarca aynı biçimde üretim yapanları aynı ölçüde tehlikeli buluyorum.
Sanatçının öncelikle özgün bir kimlik geliştirmesi ve bu kimliği koruması gerekir. Üslup, süreklilik demektir; aynı zamanda kolay tanınabilirlik demektir.
Sanatçı, üslubunu korurken yenilikçi tavırlar ortaya koyabilmeli, gerektiğinde yeni değişim alanlarıyla topluma farklı estetik öneriler sunabilmelidir.
Bence sanatın kalıcılığı, yalnızca teknik ustalıkla veya güncel teknolojilerin olanaklarıyla açıklanamaz. Sanatçının kendi düşünsel dünyasını geliştirmesi, kendini sorgulaması ve özgün anlatımını yenileyebilmesi de bu sürecin temel unsurlarıdır.
10. Geleceğe bırakılacak miras: Arınmak, değişmek ve üretmek
Son olarak, sanat yolculuğunuzun bundan sonraki döneminde gerçekleştirmeyi hedeflediğiniz projeler nelerdir? Sanatınız aracılığıyla gelecek kuşaklara nasıl bir kültürel ve sanatsal miras bırakmak istersiniz?
Kadir Şişginoğlu:
Aslında ilk sergimin bildirisinde dile getirdiğim, kendi sınırlarımı keşfetmeye dayanan sanat yolculuğumun kaynağı olan şu sözüm hâlâ geçerliliğini koruyor:
“Bir gün bu ışık ve renk denizinde yıkanmış, arınmış olarak kendimi öyle hafif hissedeceğim ki…”
Gelecekte gerçekleştirmek istediğim sergiler, ortak projeler ve resim ya da yazın alanında “Şunu da yapmalıyım.” dediğim çalışmalar var. Ömrüm yettikçe, bu yıkanma ve arınma sürecinde beni mutlu eden her şeye dokunmak isterim.
Değişmekten ve değiştirmekten korkmam. Becerim ve tavrımla bir taraftan kendi ruh dünyamı onarırken diğer taraftan içinde yaşadığımız topluma, ülkeme ve insanımıza karşı sorumluluklarımın da farkındayım.
Çok büyük ve süslü sözlerle kendi sanatımı abartmak istemem. Eğer bir miras bırakabilmişsem gelecekteki toplum onu zaten güzel bir şekilde tanımlar.
Yapılan iyi şeyleri toplum görmemekte ısrar ediyorsa bu da o toplumun, aydınların, entelektüellerin, sanatçıların ve toplumu yönetenlerin ayıbıdır.

Geçmişin izinden geleceğin belleğine
Kadir Şişginoğlu’nun yaşam öyküsü, sanatın yalnızca estetik bir üretim alanı olmadığını; insanın kendisini tanıma, kültürel köklerini anlama ve yaşadığı dünyaya karşı sorumluluk geliştirme biçimi olduğunu gösteriyor.
Anadolu’nun geleneksel yaşamından beslenen çocukluk yılları, çağdaş resim diliyle yeniden yorumlanan Hatti ve Hitit imgeleri, güvercinler aracılığıyla kurulan kültürel anlatım ve müzecilik alanındaki akademik çalışmaları, onun sanat anlayışının birbirini tamamlayan katmanlarını oluşturuyor.
Şişginoğlu’nun yaklaşımında müzeler, yalnızca geçmişten kalan eserlerin korunduğu mekânlar değil; bugünün insanının geçmişle bağ kurduğu, kültürel kimliğini sorguladığı ve geleceğe yönelik düşünceler geliştirdiği öğrenme alanlarıdır. Kent belleğine ilişkin görüşleri ise tarihî yapıların, doğal yaşamın ve insanın yaşadığı çevreyle kurduğu ilişkinin birlikte değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatıyor.
Sanatçının kendi sözleriyle ifade ettiği arınma düşüncesi, belki de bütün bu yolculuğun özünü oluşturuyor: Kendini tanımak, geçmişi anlamak, değişime açık olmak ve üretmeye devam etmek.
Sanatın izinde yürüyen bu yolculukta Kadir Şişginoğlu ile gerçekleştirdiğimiz söyleşi, kültürel mirasın korunmasının yalnızca geçmişe duyulan saygıyla değil, geleceğe karşı üstlenilen sorumlulukla da ilgili olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.
Kültür ve sanatın insanları, kentleri ve kuşakları birbirine bağlayan evrensel diline katkı sunan Kadir Şişginoğlu’na değerli paylaşımları için teşekkür ediyorum.
Hülya Gülmez
Kültür-Sanat Köşe Yazarı.
